Pages

28 Ağustos 2011 Pazar

Liar Game [MANGA]




Konusu beni meraklandırmasa, ve manga okumayı çok sevmesem kesinlikle başlayamayacağım bir manga olurdu herhalde. Genellikle Shoujo’larda gördüğümüz yakışıklı erkekler, güzel kızlar yok bu mangada (Hoş bu da shoujo değil zaten =.=). Çevre betimlemeleri de çok karmaşık ya da üstünde uğraşılmış değil (çizim olarak) ama manganın sizi vuran kısmı da zaten çizimlerden öte, verdiği kurgu. Çizimlere takılıp,başlamasaydım kesinlikle çok şey kaybederdim. Mangaka hikâyeyi öyle yerlere getiriyor ki “Nasıl bağlayacak” “Bu defa nasıl kurtulacak” diye telaş yapabiliyorsunuz. Bu girişin ardından konuya geçsem iyi olur herhalde:


Herşey Kanzaki Nao isimli saf, dürüst genç kızımızın “YalanOyunu” adlı bir yarışmaya katılmasıyla başlar. Aslında katılmaktan çok yarışma için “seçilmiştir”. Kendisine 100 milyon yen dolu bir çanta gelir ve içinde, “Yalan Oyununa Katıldınız Artık Geri Dönüşü Yok” yazıyordur. Geri dönüşü olmayan bir biçimde bu oyunun içine sürüklenen Nao, paçayı yırtacak kadar zeki olmadığı için çareyi başkalarından fikir almakta bulur ve kocaman bir şirketi tek başına çökerten, zaman zaman değil her zaman zekâsına hayran kalacağınız Shinichi Akiyama’dan yardım ister. Böylece hikâye başlar ve sizi tahmin etmediğiniz yerlere götürür.

2005 yılında başlayan manga halâ devam etmekte, 13. Ciltte sanıyorum ki. Seriye iki sezondan oluşan bir de drama çekildi, ayrıca filmi de var.



Diyeceğim şu ki; sakın çizimlere bakıp karar vermeyin, zaten bir süre sonra alışıyorsunuz. Kurgu
kesinlikle harika! Herkese okumasını tavsiye edeceğim türden bir manga.

Ayrıca şöyle bir bilgi de okudum ki; Kagoshima isimli bir birahaneye gittikten sonra Liar Game'i yazma dürtüsü gelmiş mangakamıza. Enteresan gereksiz bir bilgi işte :/ (kaynak: wikipedia)

25 Ağustos 2011 Perşembe

The Greatest Love

Dok Go Jin popüler aktör ve gündemden düşmüş eski bir kız grubu olan Treasure Girls üyesi Gu Ae Jung'un aşkını anlatan romantik komedi.
Aşk üçgeni elbette olmazsa olmazımız. Fakat bu kadar eğlencelisi de nadir bulunur. Dok Go Jin rolündeki Cha Seung Won gerçek bir aktör. Harika bir oyunculuk sergilemiş ve Gu Ae Jung rolünün de Gong Hyo Jin'e cuk oturduğunu düşünüyorum.
Secret Garden'la benzerlikleri olduğunu düşündüğüm bu diziyi de Secret Garden'ı sevdiğim kadar çok sevdim. Eğlenmesini bilen herkesin izlemesi gereken bir dizi.

Dizimiz kendisi kadar etkileyici müziklere sahip, onlarsız olmaz.


You Have Fallen For Me nam-ı diğer Heartstrings

İki gün evvel bu diziye başladım ve finale gelmiş bulunmaktayım fakat yarın izlemeyi düşünüyorum. Bitmesini istemediğimden değil başlarsam bitiremeyeceğimden. Her an kardeşim gelip bilgisayarı kapabilir. Öhöm neyse aile meselelerine girmeye gerek yok.

Klasik Kore dizilerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Tesadüfler, üçüncü kişiler, kibirli görünen ama öyle olmayan popüler ve zeki çocuk, şapşal ama gururlu ve sempatik olan saf ve iyilik sever kız...
Hafif Dream High tadında biraz da Playful Kiss eklersek hı-hım evet bu dizi çıkar ortaya.

Romantik komedi + müzik ve dans var işin içinde. Daha gerçekçi ve bazı sebepler daha inandırıcı olabilseymiş tadından yenmezmiş kanımca.

Park Shin Hye ve Jung Yong Hwa dizinin başrollerindeler. 

Konusuna gelecek olursak:
Park Shin Hye dizide Lee Kyu Won rolünde bir Geleneksel Kore müziği öğrencisi olmakla beraber gayageum adında geleneksel bir enstrüman çalmaktadır ve The Wind Flowers adında bir müzik grubu vardır. Jung Yong Hwa ise Lee Shin rolünde popüler bir öğrencidir, The Stupid adındaki grubunda hem vokalist hem gitaristtir. Birbirlerinden çok farklı yetişmiş olsalar da Okullarının 100. yıl festivali için düzenlenen müzikale seçilirler. Başlangıçta yıldızları barışmayan gençlerimiz zamanla aşk kıvılcımları çıkarmaya başlarlar.
Lee Shin aslında bir profesörü seviyor başlangıçta fakat reddedildikten sonra çok zaman geçmeden Kyu Won'a aşık olması bana hiç inandırıcı gelmedi. Üstelik dizinin ilk bölümündeki tesadüfler silsilesinden hiç bahsetmeyeyim. Buna rağmen hoş olduğunu düşünüyorum ve gençlik dizilerini sevenlerin izleyebileceği türden bir dizi.
 Eh biraz da OST olsa fena olmaz. Dizide kullanılan müzikleri gerçekten çok beğendim. CN Blue iyi iş çıkarmış. Zaten başarılı bulduğum gruplardan biridir.

Dizide kullanılan bütün müzikleri bu blogdan indirebilirsiniz :)

Şapşal baterist Min Hyuk <3

18 Ağustos 2011 Perşembe

Denemelerimden

Hatırlar mısın dostum eskiden ne kadar renkli ve canlı bir hayatımız vardı.
Çeşit çeşit otlar toplar usulünce temizler afiyetle verdik. Ne midesizdik o zamanlar ama sağlıklıydık.
Ne çok gülerdik hatırlar mısın? Nasıl düşer,yaralanır ve ağlardık. Ama düşe düşe öğrenmedik mi düşmemeyi? Ağlayarak öğrenmedik mi acımızı hafifletmeyi? Bazen ağlamak için öyle çaba harcadık ki unuttuk acıyan yanımızı.
Dostum... Ben artık düşmüyorum, dizimi yaralamıyorum ama kabuk tutmayan bir yara taşıyorum sol yanımda. Ağlamak ne hafifletiyor ne de unutturuyor. Ama ağlıyorum dostum. Öylesine acıyor ki öleceğimi sanıyorum. Ama öldürmüyor dostum, daha fazla acıyor ama öldürmüyor...

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Beelzebub [Manga]


Ünü gittikçe artan, bununla kalmayıp kendine anime de çektiren bir manga: Beelzebub!!

Mangakamız Ryuuhei Tamura; Psyren'in yazarı Toshiaki Iwashiro'nun asistanıdır. Manga, ilk önce one shot olarak çıkmışsa da sonraki yıl seriye dönüşmüştür. (Bu kısım wikipeia'dan alınmıştır)

Oga isimli liseli bir kabadayıya şans eseri (Oga açısından biraz şanssızlık gibi algılansa da), iblis kralının çocuğunu büyütme görevi verilmesiyle başlıyor hikâye. Kahramanımız Oga; güçlü, serseri, asabi bir o kadar da espritüel bir kişilik. Hafif saftirik arkadaşıyla beraber iblis çocuğa göz kulak oluyorlar,olmaya çalışıyorlar veya tam tersi dolaplar çeviriyolar, hepsi mevcut seride. 

Büyüyünce dünyayı mahvetmesi beklenen bir şeytanı büyütmek pek de akıl kârı değil aslında ki; insanı seriye bağlayan da ileride önüne neler çıkaracağını kestiremeyişi . Tabii heycanlı ve komik olması da insana zevk veriyor. Okurken bazı yerlerde karnım ağrıyarak güldüğüm serilerden biri.

(2. sırada balonun içindeki yazıyı okumak için sayfayı kaydetmenizi öneriyorum^^)

Hala da devam etmekte olan Beelzebub,  kesinlikle okunmasını tavsiye ettiğim, sizi espri anlayışınız nasıl olursa olsun güldüreceğine inandığım bir seri. Türkçeye çeviren grup da gayet başarılı.Gerektiği yerlerde argo var, bu da kendimizi serseri adamımız Oga’ya daha yakın hissetmemizi sağlıyor, yapay durmuyor diyaloglar yani.
Aksiyonuyla, komedisiyle, dövüş sahneleriyle sonraki bölümü okumak için can atacağınız bir seri! Mutlaka okuyun!! (manga sayfaları mangaframe’den alınmıştır)

Okane Ga Nai



Uzun süredir animelerle ilgileniyorum ki bu ilk Yaoi anime denemem oldu. "Yaoi" kimilerine göre fazla aykırı gelebilir, sonuçta iki erkeğin aşkını konu alır ve tuhaf karşılanması da çok normaldir. Ama önyargıları kırıp, keyifle izlenilesi/okunasıdır. Zaten ana karakterlerden biri hatunsal özellikler ve hareketler sergiliyor genelde, diğeri ise tam tersi oldukça erkeksi bu nedenle pek rahatsız edici gelmiyor bence. Hoş dediğim gibi aslında pek bir deneyimim de yok bu konuda. Az çok yaoi manga okumuşluğum olsa da Okane Ga Nai ilk yaoi anime deneyimim oluyor. Henüz bugün başladım animeye, ilk bölümden yola çıkarak yorumlamaya çalışıcam.

Animenin konusundan şöyle kısa bahsedecek olursak eğer; Yukiya Ayase 18 yaşında bir üniversite öğrencisidir. Kuzeni Tetsuo Ishii tarafından ihanete uğramış ve kuzeni oldukça yüklü borçlarını kapatmak için Ayase'yi satmıştır. Bir açık arttırmaya çıkarılan Ayase, Somuku Kanou adında bir iş adamı tarafından 120 milyon karşılığında satın alınır.
Kanou bunu dört yıl öncesinden Ayase'yi tanıdığı için yapmıştır ve şimdi Ayase'yi yakınında istediği için kendisiyle birlikte yaşamaya zorlar.


Biraz +18 bir Yaoi olsa da izlenebilir olduğunu düşünmekteyim. Eğer Yaoi'lerle bir sorununuz yoksa eğer fazla düşünmeden başlayabilirsiniz mangaya. ^__^


16 Ağustos 2011 Salı

Fairy Tail (フェアリーテイル)





Fazla shounen düşkünü olmayan ben, şu sıralar deli gibi Fairy Tail izlemekle meşgulüm. Dragon Ball'dan sonra heyecanla izlediğim ilk shounen oldu bu sanırım. Bazı yorumlarda animenin One Piece'e benzetildiğini gördüm, One Piece'e de daha önce başlamış ve 40 küsür bölüm izledikten sonra sıkılıp bırakmış bir insan olarak söyleyebilirim ki Fairy Tail beni daha çok çekti. Çizimler dışında ise One Piece ile pek bir benzerlik görmedim. Kısaca konusundan bahsedecek olursak eğer;

"17 yaşındaki büyücü Lucy Heartfilia hayat dolu bir büyücü loncası olan Fairy Tail'e katılmak üzere evden kaçar. Yolda Natsu Dragneel adında bir çocukla tanışır. Tanışmalarından kısa bir süre sonra Lucy köle olarak satılmak üzere kaçırılır. Natsu Lucy'i kurtarır ve Natsu Fairy Tail'e katılması için Lucy'e teklifte bulunur ve Lucy teklifini kabul eder. Lucy kısa süre sonra Natsu, Happy, Gray Fullbuster adında dövüşürken soyunmak gibi tuhaf bir alışkanlığı olan bir buz büyücüsü ve zırhlı büyücü Erza Scarlet (loncanın en güçlü büyücüsü) ile bir takım oluşturur ve yeni görevlere atılırlar."

Karakterlere de şöyle bir göz atalım;
Natsu Dragneel
Animedeki erkek ana karakter. Bir ateş büyücüsü. Bazen saçmasapan hareketleriyle başını belaya sokar. Takımındaki Gray Fullbuster ile hiç anlaşamaz ve bu ikisini sürekli kapışırken görürüz. Ayrıca kendisini yol tutar, herhangi bir taşıtla seyahat ederken baygın düşer.

Happy
Animenin maskotu gibi bir şey. Büyü gücü olan mavi bir kedidir. Ayrıca Natsu'nun en yakın arkadaşıdır bu nedenle hiç yanından ayrılmaz.

Lucy Heartfilia

Ana hatun karakter. Bir yıldız ruhu büyücüsü. Animenin başlarında Fairy Tail'e katılır. Saftirik gibi görünür ama anlaştığı ruhların da yardımıyla rakiplerini alt etmeyi başarır her seferinde.

Gray Fullbuster

Bir buz büyücüsü. Bayağı cool bir karakter olmakla birlikte sürekli kıyafetlerini çıkarma gibi tuhaf bir alışkanlığı vardır, öyle ki çoğu zaman kendi bile fark etmez bunu. Natsu ile hiç anlaşamaz. Bunun nedeni ise birisinin ateşe hükmederken diğerinin buza hükmetmesidir. Bu ikisi Erza'dan oldukça korkmaktadır, bu nedenle onun olduğu zamanlar çok iyi arkadaş görünürler.

Erza Scarlet

Fairy Tail loncasının en güçlü büyücüsü. Oldukça etkili büyü güçleri vardır, zırhlı bir savaşçıdır ve hiçbir şeyden korkusu yoktur. Etraftakilere sürekli emirler yağdırır. Yanına Fairy Tail'in en güçlü diğer iki büyücüsü olan Natsu ve Gray'i alır ve bir takım oluşturur, Natsu ve Gray'in güçlerini birleştirdikleri takdirde inanılmaz bir güce sahip olabileceklerini iddia eder ama bu ikisi sürekli her fırsatta kapışmaktan vazgeçmezler asla.
Mira, Gray ve Natsu'nun Erza'nın yokluğunda kavga etmelerini önlemesi için Lucy'i gönderir. Böylece takımımız oluşmuş olur.

Master Makarov


Fairy Tail'in efendisi. Sapıklığıyla biraz bana Dragon Ball'daki Muten Roshi'yi hatırlattı. Nosebleed de görürsem tamam derim artık.


Bununla birlikte anime pek çok renkli karakteri barındırıyor, mesela loncadaki bütün kızlara sulanan çapkın bir tip ya da loncadaki en içici hatun gibi.
Herneyse fazla uzatmadan herkese öneriyorum Fairy Tail'i ve bu yazıyı da burada sonlandırıyorum.


14 Ağustos 2011 Pazar

Kis-My-Ft2 sonunda!

Bu yılın Mayıs ayında albümlerinin çıkacağı resmi olarak açıklanan Kis-My-Ft2 Japonya'daki deprem ve tsunami felaketi sebebiyle büyük hüsrana uğramıştı. 8 Yıldır çıkış yapmayı bekleyen bu Johhny'nin Junior'ları sonunda Ağustos'ta Everybody Go single'larıyla başarılı bir çıkış yaptılar.




Everybody Go singleları şimdiye kadar 175,239 kopya sattı . Bu single aynı zamanda grup üyelerinden Tamamori Yuta ve Fujigaya Taisuke'nin de rol aldığı Ikemen Desu Ne dizisinin soundtrack'lerinden biri.



Çıkış single'larının içeriği şu şekilde:

[First Press Limited Edition A: [CD+DVD]]
-CD-
01. Everybody Go
02. S.O.KISS
03. KISS FOR U
-DVD-
01. Everybody Go (Music Video)
02. OFF Shot video around 10 minutes in length
[First Press Limited Edition B: [CD+DVD]]
-CD-
01. Everybody Go.
02. S.O.KISS
03. KISS FOR U
-DVD-
01. FIRE BEAT LIVE eizou from ~Kis-My-Ft ni Aeru deShow vol.3 ~ 2011.2.12 @ Yoyogi Stadium
02. Kis-My-Calling! Live eizou from ~Kis-My-Ft ni Aeru deShow vol.3 ~ 2011.2.12 @ Yoyogi Stadium around 10 minutes in length
[Regular Edition [CD ONLY]]
01. Everybody Go
02. S.O.KISS
03. KISS FOR YOU
04. Wakamonotachi
*First Press Limited Edition include bonus 20 page photo booklet.

Buyrun bir de Everybody Go'nun klibini izleyelim:

Pandora Hearts



Hayatımda izlediğim en..... en.... en ..... animeydi! Noktaları doldurmayı inanın çok istiyorum ama bir anti-spoiler olduğum için animeyi izlememiş okuyucular varsa onlara kötülük yapmak istemiyorum.Tabii ki bu, tüm tanıtım “nokta nokta” şeklinde gidecek demek değil. Anlatımım da; elemanlar bunlar, hikâye böyle gelişiyor gibisinden bir anlatım olmayacak, sadece ufak ufak fikirlerimi paylaşacağım. Hemen giriyorum ufak tanıtımıma:

Eğer sosyal bir paylaşım ağında izlemiş olduğu animeye söven birini görürseniz bahsettiği anime, Pandora Hearts olabilir işte! “Woooaaaaa!! Sağol hiç spoiler vermedin bu laftan sonra da animeyi izlemem zaten” demeyin! Çünkü anime, sonu itibariyle sizi tatmin etmese de hikâye içindeki boyut karmaşasıyla zihninizi yeterince meşgul edecek cinsten.Şimdiki zaman , geçmiş zaman, yok Abyss, yok Alice’in anıları derken kafanız çorba oluyor. Ama bu boyutlararası geçişlerin, her animede rastlanan bir şey olmadığı için de ayrı bir zevki vardı bana göre. Ayrıca, karnınızı ağrıtacak cinsten kahkalar attırmasa da komedi unsurları da barındıran bir anime. 

Karakterleri izleyince tanırsınız zaten süpriz olsun. Ben sadece favorilerimden çok kısa bahsedeceğim. Ayrıca caps manyağı olduğum için, ekrandan aldığım anlık görüntüler eşliğinde tanıtacağım karakterleri. Anti-spoiler’ım diyorum ama caps veriyorum ne iş? Caps’den bir şey olmaz,merak etmeyin hikâyeye dair ipucu içermiyor.

1. Animemizin ana karakteri küçük efendi Oz Vessalius.Genelde bu tip küçük efendiler insanı delirtse de, Oz gayet aklı başında biri. Herşeyi olduğu gibi kabul edip ayrıntıya çok takılmaması bana kendimi hatırlattığı için de Oz’u bağrıma basmış olabilirim. Küçük yaşına rağmen güçlü bir karakter.

2. Oz Vessalius’un uşağı Gilbert! Bu animedeki kahraman yürek, atılgan karakter de tam kendisi olur. Karizmasıyla, cesaretiyle, efendisine olan bağlılığıyla takdire şâyan bir karakter



3. Omzunda; canlı mı cansız mı, kendi kendine mi konuşuyor yoksa omzuna oturduğu arkadaş karnından da mı konuşuyor diyeceğiniz cinsten bir kuklayla gezen, animenin çatlak karakteri Xerxes! (Bu adamın iyi mi kötü mü olduğunu anlamak uzun sürdü =.=  )


4.Tabii ki genç kızların sevgilisi Jack Vessalius! Sadece ayıp olmasın diye ekledim aslında kendisini. Animeyi izledikten sonra kalbimde yara bırakan bir karakter değil yoksa.



Gelelim müziklerine;
Çok nadirdir animelerin opening, ending’lerini dinlediğim, yani bunda da dinlemedim. Tabii Yuki Kajiura'nın hakkını vermek lazım müzikler genel itibariyle güzel.Özellikle açılış kapanış değil de animeyi izlerken dinlediğiniz müzikler daha etkileyici, tam sahnesine oturtulmuş. Amaaaa..... ending de bittikten sonra bir müzik giriyor ki....tekrar tekrar dinleyesiniz geliyor. Dehşet verici bir müzik. Sanırım, şarkının bana dehşet veren kısmı hissettirdiği gizemli hava.Şarkıdan bu kadar bahsedip videosunu bulamamış olmam biraz trajik oldu T_T Ama bu şarkının biraz daha üzerinde oynanmış hali diyebiliriz...


Asabi tavşanımız B-Rabbit’in savaş sahnelerinde çalan müzikleri de unutmamak gerek.

 SONUÇ
Bir Shounen olan animemiz “Pişman değilim, yine olsa yine izlerim” kategorimde. Sonunda küfredeceğinizi bile bile yine de izleyin diyorum, çünkü böyle garip animeler her zaman çıkmıyor.

Bad Family

Ah böyle doğal böyle neşeli, böyle olaylı bir ailem olsa ne olurdu sanki? Sorarım size ne olurdu? Her günleri sorunlu, her günler macera ve bağlılık dolu. Son zamanlarda en önemli eğlence kaynağım oldu. Tabi oyuncular arasında Heechul'un olması da ayrı bir neşe kaynağım oldu.

16 Bölümden oluşuyor.

Konusundan azıcık ucundan bahsedeyim:

Na Rim adında şeker mi şeker bir kız çocuğumuz ailesiyle birlikte tatile giderken Babasının tanıdığı bir adam tarafından -ki kendisi Ha In Soo'dur fakat Na Rim onu sevmez ve bu yüzden onu Kurbağa Amca diye çağırır- kaza yaptırırlar. Kahramanımız eski çete üyesi Oh Dal Gun peşindeki adamlardan kurtulmak amaçlı kazayı bahane ederek Na Rim'i ambulansa taşır. Na Rim'in bütün ailesi ölmüştür amcası dışında ve Na Rim hafızasını kaybetmiş ve konuşamamaktadır. Amcası ise Oh Dal Gun'u  Na Rim'in hafızası yerine gelsin diye sahte aile oluşturmakla görevlendirir, para karşılığı elbette. Sahte aile tamamen sorunlu kişilerden oluşturulur ve cümbüş başlar.


Oyuncular:

Kim Myung Min-Oh Dal Gun rolünde ve kendisi sahte amcadır.
Nam Sang Mi- Kim Yang Ah rolünde ve kendisi sahte abladır. [erkek gibi kızdır maşallah]
Im Hyun Sik-Jang Hang Gu rölünde ve kendisi sahte büyükbabadır.
Yeo Woon Kye-Park Bok Nyuh rölünde ve kendisi sahte büyükannedir.
Kang Nam Gil- Jo Gi Dong rolünde ve kendisi sahte babadır.
Geum Bo Ra- Uhm Ji Sook rolünde ve kendisi sahte annedir.
Kim Hee Chul- Gong Min rolünde ve kendisi sahte abidir.
Hyun Young-Ha Bu Kyung kazaya sebep olan Kurbağa Amca'nın yeğenidir.
Park Jin Woo- Ha Tae Kyung kazaya sebep olan Kurbağa Amca'nın oğludur.
Lee Young Yoo- Sevimli Baek Na Rim'imiz
Kim Gyu Chul- Ha In Soo yani nam-ı diğer Kurbağa Amca'dır.


Biraz da OST:

Pek duygusaldır.



Bu bir üsttekinin aksine eğlencelidir ve bana çok şapşal geliyor.



11 Ağustos 2011 Perşembe

The Classic~Windstruck~Tada, Kimi Wo Aishiteru

The Classic : Ağlata ağlata gözümde yaş bırakmayan*, eski Türk filmlerini hatırlatan ama en ufak bir sıkılma belirtisi göstermeden izlediğim müthiş bir Kore yapımı. Son Ye Jin var diye hevesle atıldım senseim önerince. Bu aralar çok fazla romantizm dolu film ve dizi izlemek istiyorum ki The Classic romantik, insanın içini ısıtan sahneler içermesine rağmen içinizi ısıttığından çok daha fazla ağlatıyor. Ben genelde filmin gidişatına göre gelecek sahneleri tahmin eden ve filmle konuşan biriyim fakat bunu izlerken ne konuştum ne de doğru tahminler yürütebildim özellikle filmin ikinci yarısından sonra. Ayrıca muhteşem soundtrackleri var.
*Ağlamak isteyen bendim, ben kaşınmıştım.


Windstruck : Bu da ağlatan türden bir diğer Kore yapımı. The Classic kadar etkilemese de ikinci kısımdan sonra bende kayış koptu. İlk kısım gülmekten, ikinci kısım yürekten hissettirerek ağlattı. Jang Hyuk'un bu kadar eğlenceli biri olabileceğini de düşünmemiştim onu ilk Midas dizisindeki haliyle tanıdığım için.
Bu film My Sassy Girl tadında olsa da mutlu sonla bitmemesi açısından farklılar. Jun Ji Hyun hatun My Sassy Girl'de olduğu gibi bu filmde de başrolde ve yine hırçın ve güçlüyü oynuyor.


Tada, Kimi Wo Aishiteru nam-ı diğer Heavenly Forest : Taraf tutuyor gibi görünebilirim ama Japon yapımlarına karşı içimde engellenemez bir duygu var fazlasıyla olumlu olan. *Devrik cümlelerim ve ben* Bir film ancak bu kadar tatlı ama bir o kadar acı olabilirdi. Aoi Miyazaki ne tatlı hatundur öyle, nasıl uymuş rolüne. Hiroshi Tamaki'ye gelince Nodame Cantabile dizisindeki kazulet halinden eser yoktu. İkisi de asosyal ve sağlık problemli insanlar olmalarına rağmen hatunumuz çok doğal ve eğlenceliydi. Meisa Kuroki de çok güzel bir hatun imiş.
Bu yapım da epey ağlattı. Senseim önerdi diye hepsini aynı günde izleyince haşat oldum anlayacağınız. Ama yine önerse yine izlerim, hiç pişman değilim.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

~Bencillik işte

Bazen çok bencil olabiliyorum. Çok değer verdiğim şeyleri paylaşmak yerine kendime saklamak istiyorum. Çünkü korkuyorum; ya insanlar benim bu denli değer verdiğim bir şeye aynı değeri, aynı özeni göstermezse?

Denemelerden seçmeler


“Özür dilerim” , “Seni seviyorum”
Aslında sıradan görünen ama derin anlamlar taşıyan kelimeler, cümleler…
Oysa bizler o derin anlamların altını bu kelimeleri sıkça kurarak dalgaların çarptıkları kayaları aşındırdıkları gibi aşındırıyoruz.
Sadece yerinde, zamanında ve hissederek söylediğimizde anlamlarına anlam, derinliklerine derinlik katacakken ağzımıza sakız ediyoruz. Çünkü onları “durumu anlık olarak kurtarma araçları” olarak görmeye başladık.
Bir zaman sonra içlerinin tarafımızdan oyularak boşaltıldığını ve artık işe yaramadıklarını anladığımızda bunu kabullenip ders almak yerine suçlayacak başka kurbanlar buluyoruz…

Super Junior-Superman~ Mr. Simple

Super Junior'ın piyasada epey merakla beklenen albümü çıktı hatta ilk klipleri de bildiğiniz üzere Mr. Simple'a çekildi. Şimdi tanıtım zamanı ve performanslar tam gaz sürüyor.

Bugün Superman ve Mr. Simple performansları ile Music Core Comback Stage'deydiler kendileri.

Buyrun izleyin efenim.




Şuraya da sıkıştırayım: Heechul ve Leeteuk'un 2012'de yani seneye askere gidecekleri SM tarafından doğrulanmış. Bu albümleri askerden önceki son albümleri olacakmış.

Heechul-ah  T__T

Tuhaf bir yazım

Elleri ılıktı ama yine de ürperdim. Beni korkutmadan okşamaya çalışan bu aciz varlıktan daha acizdim aslında. Tüm çabalarına rağmen içimde yükselen korku dalgasına engel olamıyordu. Bu korku beni tetikledi ve 3-5 saniye içerisinde renk değiştiriverdim. Ortamlara uyum sağlıyordum çünkü hayatta kalmak için tek silahımdı bu. Oysa insanlar bunu hayretli gözlerle izliyordu her seferinde. Bir bukalemunun gözleri önünde canlı canlı renk değiştirmesini izlemek farklı ve heyecan verici bir deneyim oluyordu onlar için.
Fakat hiç biri bilmiyor benim bu görsel şöleni onlara sunarken neler hissettiğimi.Ölesiye çarpıyor kalbim, öyle çok korkuyorum ki damarlarımdan kan yerine adrenalin akıyor adeta, acı veriyor bana.
Beni korkutmamaya çalışan bu ellerin de hislerini anlıyordum aslında, o da korkuyordu. Beni incitmekten korkuyordu.
Ama sunacağım şöleni izleme isteği, bu bencilliği.. İkimizi de olduğumuzdan daha aciz yapıyordu...

5 Ağustos 2011 Cuma

İlk mimlendiğim zaman yazdığım öyküm

Gökyüzüne baktım, yaşadığım o en güzel anıları net bir şekilde hatırlamaya çalışarak. Evet, buna ihtiyacım vardı aksi halde umutsuzluğun, üzüntünün, acının, çaresizliğin pençelerine düşmekten kendimi alıkoyamazdım.

Yıllar önceki o unutulmaz anı dün yaşanmış gibi hatırlıyordum. Güzel bir anı... Saf bir anı -kırıntısı-..

Elimi tuttuğun o gün, ellerinde sıcaklığı, samimiyeti, şefkati hissettiğim o gündü bu. Seni tanımıyordum ama bu duygular tanıdıktı sanki, "o an" tanıdıktı. Sanki hatırlayamadığım o rüyalarda hep bu anı yaşamıştım.

Dünya durmuştu, zaman durmuştu. Sadece gözlerime -hayır- aslında kalbime bakan gözlerin vardı ve sıcacık ellerin. "Annem!" diye hıçkırarak ağlamak istediğimi asla unutamam. Boynuna sarılıp beni evlat edinmenin bu küçücük yüreğime ne kadar büyük bir mutluluk verdiğini haykırarak ağlamak istedim. Milyonlarca mutluluk gözyaşı dökmek, seni defalarca öpmek için yanıp tutuştum. Ama yapamadım. Düşüncelerim, duygularım ve bütün vücudum kasıldı bir anda. Kaldıramadım bu kadar mutlu olmayı çünkü böylesini yaşamamıştım.
Oraya yığılıvermişim...

Gözlerimi açtığımda ise apaydınlıktı etraf, bir ışıltı vardı baktığım(gözlerin) yerde ve bir sıcaklık ellerimde(ellerin). Bir hemşire girdi odaya ve "Evinize gidebilirsiniz." dedi. Evimiz! Bir evim vardı artık, bir yuvam. Bu hayatımın miladıydı adeta. Hayatım o an o hastanede başlamıştı.

Sonra büyük bir heyecanla evime ilk adımımı atışım... Ardından hıçkırarak anneme sarılışım...

Oysa şimdi, uğruna hayatımı feda edebileceğim bir hayatı göz göre göre kaybediyordum. Tam da hayatımın başladığını kabul ettiğim bu hastanede. Bulutlu gökyüzüne bakarken acıdan, çaresizlikten ağlamamak için kendimi zor tutuyordum çünkü birazdan yanına gelecektim, o sıcacık ellerini tutup yorgun gözlerine bakacaktım. Yüreğim parçalanacaktı. Ve sen "Güzlü ol kızım, kader bu, olması gereken bu." diyecektin.
Kolay mı anne? Canımdan çok sevdiğim yegane insanın günden güne yok oluşunu izlemek kolay mı?!

Aklımda bu düşüncelerle girdim odaya. Acıdan kıvranıyordun. Bu manzarayı görmek  her defasında aynı etkiyi yaratıyordu, kalbime bir bıçak misali saplanıyordu anne. Kanım donuyordu, akmıyordu damarlarımdan. Bütün acılarını etimde hissediyordum. Canımda hissediyordum kıvranışlarını. Sessiz çığlıklarını duyuyordum. Sonra çığlıklar yükseliyordu dudaklarımdan "Anne! ANNE!!!". Ve hemşireler, doktorlar giriyordu odaya.

Ve sonra, her şey bitti. Tüm çığlıklar dindi. Kaos bitti. Yalnızca elektronik cihazdan sabit bir -bip- sesi yükselmeye başladı kulaklarımda.

Cehennem buydu. Sen gittin anne, beni öylece bırakıp gittin... Beni yaşamakla yükümlü kıldığın bu beş para etmez hayatı yaşamak zorunda bırakarak gittin. Ölürken çektiğin onca acıya rağmen, yüzünde hayatımda bu kadar güzelini görmediğim eşsiz bir gülümsemeyle bırakıp gittin.

Ve ellerini tuttum anne... Sıcacıktı.

HyunA~Bubble Pop

Öhöm. Aldığım son habere göre Hyuna'nın Bubble Pop parçasına çektiği klibi yani dans hareketleri biraz fazla seksi kaçtığından artık Bubble Pop performanslarını izlemeyecekmişiz müzik programlarında.
Hyuna'nın şirketinin aldığı karar bu yöndeymiş efenim.
[Bence onlar seksi dans hareketleri görmemişler]

Klibi de buyrun burdan izleyebilirsiniz.

Ikemen desu ne~



Ikemen Desu Ne dizimiz Güney Kore'nin You're Beautiful dizisinin Japon uyarlamasıdır. Ben genelde uyarlamalardan pek hoşlanmam fakat bu dizi epey ilgimi çekti ve bütün çıkan bölümleri iştahla izleyip bitirip ağlamaklı oluyorum, yeni bölümü beklemek zorunda olduğum için. O derece. Bir diğer güzel yanı: bütün Japon dizileri gibi bu dizinin de bölümlerinin az ve her bölümün süresinin kısa oluşu. Ve elbette olayların çabuk gelişmesi. Kısacası sıkmıyor. Tavsiye ederim.



A.N JELL Üyeleri:


Takimoto Miori:  Başrol kızımız efenim. Sakuraba Mio(ikizlerden erkek olan) / Sakuraba Miko(ikizlerden kız olan) Bu kızımız pek azimli, pek kararlı ve pek saf.


Tamamori Yuta: Katsuragi Ren rolündeki aksi kişilik, başrol oğlanımız. Aslında duyarlı biri olmasına rağmen belli etmiyor. Ayrıca Kis-My-Ft2 grubunun üyesidir.

Fujikaya Taisuke:(Resimdeki şapkalımız) Fujishiro Shu rolündeki başrol kızımıza aşık olan ve başından beri onun kız olduğundan haberdar kişilik. Pek romantik. Kendileri de  Kis-My-Ft2'dendir.


Yaotome Hikaru:(Resimdeki Sarışınımız) Kendisi şapşal ve en saf olan oğlanımızdır. İlerleyen bölümlerde başrol kızımıza kız olduğunu bilmeden aşık olup kendini homoseksüel sanacaktır. En eğlencelisidir bana göre. Hongki kadar olmasa da~



4 Ağustos 2011 Perşembe

Ergo Proxy


Tanrım ne animeydi öyle.

Başlangıçta beynim sulandı neler döndüğünü algılamaya başlayıncaya kadar ama kesinlikle sürükleyici, felsefik,  psikolojik, ütopik, gizem dolu harika bir yapım.

25 bölüm diye hatırlayıp 23 bölüm sonunda bittiğini fark ettiğimde neden bitti diye üzüldüğüm bir anime.

Konusunu da az buçuk açıklamaya çalışayım:

Ekolojik bir felaket sonrası dünyada Proxy(vekil)lerin kurduğu şehirler vardır. Bu şehirlerde her proxy'nin kendine göre belirlediği kurduğu bir düzen vardır.

Hikaye esas olarak Romdeau adlı bir şehirde başlar. Bu şehirde de diğerlerinde olduğu gibi sahte bir düzen vardır. İnsanlara yardımcı olması açısından Otorav adı verilen robotlar üretilmiştir. Fakat bu otoravlara bulaşarak onları saldırgan yapan fakat aynı zamanda duygu da veren "cogito" virüsünün yayılmasıyla olaylar başlıyor.


Vincent Law ideal vatandaş olmak isteyen fakat her bulunduğu ortamda istenmeyen olaylar yaşanmasına sebep olan, geçmişini unutmuş bir vatandaş. İlerleyen bölümlerde kendisinin Romdeau'nun yaratıcısı Ergo Proxy olduğu ortaya çıkar ama bunu kendisi bile bilmemektedir başlangıçta.
Real Mayar biraz agresif ama düşünen, araştıran, bilmek isteyen biridir.
Pino sevimli mi sevimli, kendisine "cogito" virüsü bulaşmış bir evcil otoravdır. Arkadaş otoravı da diyebiliriz. Virüs bulaştığından duyguları anlayabiliyor ve yansıtabiliyor. Bu macerada Vincent'in yanından hiç ayrılmaz.
Bunun pek alakası yok ama benzerliği görünce şaşırdım, hiç aklıma gelmemişti :D

Ayrıca bu animenin harika soundtrackleri mevcut, buyrun bağımlılık yapan açılış parçası:

Secret Garden~~Big Bang



Secret Garden! Hyun Bin'in yine muhteşem bir oyunculuk sergilediği muhteşem bir dizi. Ha Ji Won ile başrolleri paylaşıyor. [Farkındayım bu ara Hyun Bin'e takmış bulunuyorum.]

Konu epey ilginç Aslında bu konunun işlendiği Hollywood yapımı bir film vardı adını hatırlamıyorum ama bir dizide işlenmesi güzel sonuçlar çıkarmış ortaya. Bir kadın ve bir erkeğin ruhları beden değiştiriyor. Nasıl keyifli olduğunu varın siz düşünün.

Şahsen gülmekten yanaklarımın acıdığı zamanlar çok oldu. Başından sonuna başlandı mı bırakılamayacak tarzda olduğunu söyleyebilirim.

Fakat daha daha daha da komiği Big Bang'in Secret Garden parodisi. Çok su içtiyseniz sakın izlemeyin. İşte videolar:

Part 1:



Part 2:

Personal Taste


Lee Min Ho ve Son Ye Jin'in başrolü oynadığı bu şeker mi şeker diziyi izledim yakın zamanda ve neden daha önce izlemedim diye kızdım kendime.
İki tane bal dudak aynı dizide aşıkları canlandırırsa güzel sahneler çıkar ortaya tahmin edebileceğimiz gibi haha.
Bu dizide Lee Min Ho'nun iyi bir kisser olduğunu görüyoruz. Ama yine de Worlds Within'le boy ölçüşemeyecek bir dizi olduğunu da söyleyebilirim kissu konusunda.
Ben başından sonuna çok eğlendim, inişleri çıkışlarıyla çok tatlı bir diziydi.
Cinsel tercih konusunu da işlediğinden şamatayı siz düşünün.
Neden bilmiyorum Playful Kiss ile karşılaştırasım geliyor ve kesinlikle Personal Taste çok çok daha iyi.
Yeni bir dizi arayışı içindeyseniz tavsiye ederim. 

Worlds Within



Son zamanlarda bitirdiğim ve en sevdiklerimden biri konumuna gelen Worlds Within kesinlikle izlenmesi gereken farklı bir yapım.

Farklı olduğunu söylüyorum çünkü normal Kore dizilerinin aksine tutucu bir tavrı yok ve televizyon dünyasının bir bakıma görünmeyen kısmında geçiyor olaylar.

Hyun Bin ve Song Hye Kyo var başrollerde. -en sevdiğim iki oyuncu-

Kendileri dizi yönetmeni rolündeler bu dizide. Üniversite yıllarında sevgiliyken birlikte olmuşlar ve bu bildiğimiz gibi Kore'de ya da en azından dizilerde hoş görülmeyen, genelde işlenmeyen bir durumdur.Bu anlamda rahat bir yapısı var dizinin. Üstelik mesleklerinin zorluklarını, piyasanın göründüğü kadar şaaşaalı olmadığını gözler önüne seren biraz gerçekçi biraz romantik bir bakış açısı da var.

İnsan ilişkileri konusunda da epeyce öğretici olduğunu düşünüyorum ve kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum.

Dipnot: Bu dizinin ardından Hyun Bin ile Song Hye Kyo çıkmaya başlamışlar, ee onca sıcak sahneden sonra bir etkileşim olmasa garip olurdu ve söylenceye göre ayrılmalarının sebebi Hyun Bin'in çok düşünceli olmasıymış, şöyle ki Hyun Bin askere gideceği için Song Hye Kyo'yu 2 yıl beklemeye mecbur bırakmaya hakkı olmadığını düşünerek ayrılmak istemiş. *adamdan düşünce akıyor*

Elfen Lied


Elfen lied animesini yeni bitirdim ama etkisinden kurtulamıyorum.
İnsan duyguları harika işlenmiş, üstelik öldürmeye programlanmış bir diclonius'un animede insan olarak betimlenmiş karakterlerden daha insan olduğunu görmek daha bir etkileyici geldi bana.
İzlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum zaten 13 bölümden oluşan kısa bir anime.
Ve açılış parçası Lilium ile sizi baş başa bırakıyorum.

Sensei !

İlk yazımı Be-pu sensei'me ithafen yazıyorum:

Blog hakkında konuşunca tembelliğimden dolayı açmayı sürekli ertelediğim sayfayı sonunda açmamı sağladığın için minnettarım sensei. Elbette ki bu iki oldu. Dolayısıyla emrine amade olduğumu izninle belirtmek isterim.

Bu sayfayı açmayı denerken eski sayfamın aslında silinmediğini ve sadece adresimi sildiğimden dolayı erişemediğimi fark ettmemi de dolaylı yoldan sağlamış oldun. Evet bu da üç oldu.

Senseim sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu yüzden sana borçlu kalıp günün birinde benden yardım istersen fırsatı değerlendirip borcumu ödeyebilmek için dualar ederek yaşayacağım. *Yalaaan* Öhöm. Ama borçlu olduğum ve borcumu ödemek istediğim doğrudur efenim. 

Arigato Gozaimasu!~~


Canım?